Çevre Nasıl İşler: Eşik Etkileri
Noktalı altı çizili terimlerin üzerine gelerek ya da dokunarak kısa açıklamalarını görebilirsiniz.
Çevre Nasıl İşler
Bir Eşik Olarak Çevre
IQ’da özellikle büyük yükselişleri açıkça çevresel faktörlerle ilişkilendiren, bulabildiğim bütün raporlar, başlangıçtaki toplumsal çevreleri başka insanlarla etkileşime girmekte ya da açık havada koşup oynamakta özgür olan herhangi bir çocukta bulunabileceğinden çok daha içler acısı bir uçta yer alan küçük çocukları, genellikle altı yaşın altındakileri, içermektedir. Çocukları aşırı yoksun bir çevreden iyi, ortalama çevresel koşullara taşımanın IQ’yu yaklaşık 20 ila 30 puan, bazı çok ender uç vakalarda ise 60 ya da 70 puan yükseltebileceği kuşkusuzdur. Buna karşılık oldukça ortalama koşullarda yetiştirilen çocuklar, kültürel açıdan daha zenginleştirilmiş bir çevreye yerleştirilmeleri sonucunda kayda değer bir IQ kazanımı göstermezler. Çevresel zenginleştirme sonucunda ortalamanın altındaki IQ’lardan ortalama IQ’lara yükselen çocuk gruplarına ilişkin raporlar bulunmakla birlikte, çevresel düzenlemelerle bir çocuk grubuna kalıcı biçimde üstün IQ’lar kazandırıldığına ilişkin hiçbir rapor bulamadım. Kısacası, psikologların aşırı çevresel yalıtımın dışında, zekâ üzerinde belirgin ve sistematik etkisi olan toplumsal çevre etkileri için tutarlı kanıt buldukları kuşkuludur. Bu, çevrenin niteliğinin zihinsel gelişim üzerindeki etkisinin doğrusal bir fonksiyon olmadığını düşündürmektedir. Çevresel yeterliliğin belirli bir eşiğinin altında, yoksunluk zekâ üzerinde belirgin bir düşürücü etki gösterebilir. Ancak bu eşiğin üzerinde, çevresel farklılaşmalar zekâda görece küçük farklılıklara yol açar. Zekânın kalıtılabilirliği araştırmalarında örneklenen popülasyonların çok büyük çoğunluğunun bu çevresel yeterlilik eşiğinin üzerinde bulunması, kalıtılabilirlik tahminlerinin yüksek değerlerini ve IQ varyansının çevresel etkilere atfedilebilen görece küçük oranını açıklar.
Dolayısıyla zekâ açısından çevre, boy açısından beslenmeye benzer. Büyük beslenme eksiklikleri varsa büyüme bodur kalır; ancak minerallerin, vitaminlerin ve proteinlerin asgari günlük gereksinimleri dahil, belirli bir beslenme yeterliliği düzeyinin üzerinde, yeme alışkanlıklarındaki büyük farklılaşmalar bile kişilerin boyunda ihmal edilebilir etkiler yaratır ve bu koşullarda bireyler arasındaki boy farklılıklarının çoğu kalıtımdan kaynaklanır.
Eşik altı çevresel yoksunluktan söz ederken, yalnızca orta sınıfın sahip olduğu olanakların eksikliğini kastetmiyorum. Skeels ve Dye’ın (1939) ve Davis’in (1947) betimlediği, deneklerin herhangi bir türden çok az duyusal uyarım aldığı ve yetişkinlerle pek az temas kurduğu çevrelerdeki aşırı duyusal ve motor kısıtlılığı kastediyorum. Yaşamın erken dönemlerinde bu aşırı toplumsal yalıtımı yaşayan vakalar, IQ’da büyük yetersizlikler göstermiştir. Ancak toplumsal yoksunluktan iyi, ortalama bir toplumsal çevreye alınmaları IQ’da büyük kazanımlar sağlamıştır. Skeels ve Dye’ın yetimhane çocuklarının IQ’ları, toplumsal uyarım verilmesi ve 2 ile 3 yaşları arasında iyi ailelerin yanına yerleştirilmeleri sonucunda, 19 aylıkken ortalama 64’ten 6 yaşında 96’ya yükselmiştir. Bu çocuklar yetişkinliklerinde izlendiğinde, içinde yaşadıkları topluluklarda ortalama yurttaşlar oldukları; kendi çocuklarının ortalama IQ’sunun 105 olduğu ve okulda tatmin edici başarı gösterdikleri bulunmuştur. Çok daha uç bir vaka, sağır ve dilsiz bir anne tarafından altı yaşına kadar bir çatı katında kapalı tutularak yetiştirilen ve 6 yaşında IQ’su yaklaşık 30 olan Isabel adlı çocuktu. Isabel o yaşta iyi bir çevreye yerleştirildiğinde, IQ’su 8 yaşına kadar normale dönmüş ve okul boyunca ortalama bir öğrenci olarak performans gösterebilmiştir (Davis, 1947). Dolayısıyla aşırı çevresel yoksunluğun kalıcı biçimde ortalamanın altında zekâyla sonuçlanması gerekmez.
Bu gözlemler, aşırı duyusal yoksunluğun primatlar üzerindeki etkilerine ilişkin araştırmalarla tutarlıdır. Örneğin, doğumdan itibaren tam toplumsal yalıtım koşullarında yetiştirilen maymunlar, normal yetiştirilen kontrol grubuyla karşılaştırıldığında, karmaşık ayırt etme öğrenmesi, gecikmeli tepki öğrenmesi ya da öğrenme seti oluşturma yeteneklerinde herhangi bir kalıcı bozulma belirtisi göstermezler; bununla birlikte yalıtılmış maymunlar, normal yetiştirilen maymunlarla ilişkilerinde ağır toplumsal bozukluklar gösterirler (Harlow & Griffin, 1965).
Aşırı çevresel yoksunlukla ilgili bütün bu araştırmaların dikkatli bir incelemesi iki gözleme götürür; kültürel açıdan dezavantajlı denilen birçok çocuğun düşük IQ’larını ve düşük okul performansını açıklayan örnekler olarak bu araştırmalara atıfta bulunan psikologlar, bu gözlemleri nadiren dile getirir. Birincisi, kültürel açıdan dezavantajlı tipik çocuklar, örneğin Skeels’in araştırmasındaki çocukları niteleyen duyusal ve motor yoksunluğa yakın bir derecede bile yetiştirilmezler. İkincisi, ağır yoksunluk içindeki çocukların IQ’ları çok erken yaşlarda bile belirgin biçimde düşüktür ve daha sonra normal çevresel uyarıma maruz kaldıklarında IQ’ları hızla, belirgin ve kalıcı biçimde yükselir. Buna karşılık kültürel açıdan dezavantajlı denilen çocuklar, genellikle erken dönemde bir eksiklik göstermez; iki yaşından önce uygulanan algısal-motor testlerde çoğunlukla ortalama, bazen de yaşıtlarından ileri düzeydedirler. Skeels’in araştırmasında betimlenen yetimhane çocukları, aynı yaştaki kültürel açıdan dezavantajlı tipik çocuklarla çarpıcı bir karşıtlık içindedir. Ayrıca kültürel açıdan dezavantajlı çocuklar, okula devamın sağladığı çevresel zenginleştirmeye maruz kaldıkları ilk birkaç ayın ardından genellikle küçük bir başlangıç IQ kazanımı gösterirler; fakat Skeels’in yetimlerinin tersine, bu kazanımı kısa sürede kaybederler ve çocukların kayda değer bir bölümünde ilk IQ kazanımını, sonraki okul yılları boyunca IQ’da kademeli bir düşüş izler. Bu düşüşün ne kadarının çevresel ya da kalıtsal faktörlerle ilişkili olduğunu bilmiyoruz. Yaş ilerledikçe çocukların IQ’larının, kendileri tarafından yetiştirilsinler ya da yetiştirilmesinler, ebeveynlerinin zekâ sıralamasına giderek daha çok benzediğini biliyoruz; dolayısıyla yaş ilerledikçe ve çocuklar kendi genotipik değerlerine doğru çekildikçe, IQ’ları arasında daha büyük ve daha güvenilir bir farklılaşma beklemeliyiz (Honzik, 1957). Kuşkusuz bu çekim etkisi, daha az zeki ebeveynlerin, çocukların normalde çevreleri ve kendi davranışları üzerinde giderek daha fazla sözel denetim kazandığı önemli 3–7 yaş döneminde, zihinsel gelişime elverişli çevresel koşulları sağlamaya daha az yatkın olmaları olgusuyla birleşerek güçlenir. (Bu çevresel faktörlerden bazılarını başka bir yerde ayrıntılarıyla betimledim [Jensen, 1968e].)
Heber, Dever ve Conry (1968), yaş ilerledikçe çocukların ebeveyn IQ’suna doğru çekilmesi olgusunu gösteren veriler elde etmiştir. Milwaukee’de birbirine bitişik bir dizi gecekondu nüfus sayımı bölgesinde yaşayan, ekonomik bakımdan alt sınıftan 88 Zenci annenin ailelerini incelemişlerdir; bu alan, kentin okullarında saptanan zihinsel geriliğin bilinen en yüksek yaygınlık oranını vermektedir. Bu bölgeler okul nüfusunun yaklaşık yüzde 5’ini oluşturmasına rağmen, zihinsel olarak geri sınıflandırılan okul çocuklarının (IQ’su 75’in altında olanların) yaklaşık üçte birini barındırmaktadır. 88 annelik örneklem, annenin en az bir altı yaşında çocuğunun zaten bulunduğu bu bölgelerdeki art arda 88 doğum alınarak seçilmiştir. 88 annenin, yeni doğanları hariç, toplam 586 çocuğu vardı. IQ’su 80 ya da üzerinde olan annelerin yüzdesi 54.6; IQ’su 80’in altında olanlarınki yüzde 45.4 idi. Bu iki anne grubunun çocuklarının IQ’ları, çocukların yaşının bir fonksiyonu olarak grafiğe döküldü. Sonuçlar Şekil 10’da gösterilmektedir. Yalnızca annelerinin IQ’su 80’in altında olan çocukların, IQ’da sistematik bir düşüşün yanı sıra okula giriş yaşında birkaç puanlık kısa süreli bir sıçrama gösterdiğine dikkat ediniz. Altı yaş ve üzerinde, IQ’su 80’in altında olan çocukların yüzde 80.8’i, annelerinin IQ’su 80’in altında olanlardı.
IQ’daki bu tür düşüşlerin tümünün, zekânın gelişme hızında rol oynayan genetik faktörlerden değil çevresel etkilerden kaynaklandığı kesin olmaktan uzaktır; hatta olası bile değildir. Zekâ ölçümlerinin kalıtılabilirliğinin yaşla artması, bu yorumla tutarlıdır. Ortalamanın belirgin biçimde altındaki grupların giderek artan IQ açığından yalnızca çevresel faktörler sorumlu olsaydı, tam tersini beklememiz gerekirdi. Wheeler’ın (1942) bir araştırması, çevreyi iyileştirerek IQ’nun bütün yaş düzeylerinde yükseltilebilmesine rağmen, bu tür iyileştirmelerin ortalamanın altındaki belirli gruplarda IQ düşüşünü önlemediğini düşündürmektedir. Wheeler, 1940’ta Tennessee’nin dağlık bölgesinden 6 ile 16 yaşları arasındaki 3000’den fazla çocuğu test etmiş ve IQ’larını, bölgenin ortalama IQ’sunun ve yaşam standardının sakinlerin çoğunu “kültürel açıdan yoksun” olarak niteleyeceği 1930 yılında aynı testlerin uygulandığı aynı yaş aralığındaki çocuklarla karşılaştırmıştır. Aradaki 10 yıl boyunca bu bölgedeki eyalet ve federal müdahaleler, ekonomik koşullarda, sağlık hizmeti standartlarında ve eğitsel ve kültürel fırsatlarda büyük iyileşmeler sağlamış; aynı dönemde bölgenin ortalama IQ’su 82’den 92’ye, 10 puan yükselmiştir. Ancak IQ’nun 6 yaşından 16 yaşına kadar düşüşü, 1940’ta (103’ten 80’e) 1930’dakine (95’ten 74’e) yaklaşık eşitti.
Tepki Aralığı. Genetikçiler, benzer genotiplerin, söz konusu özelliğin gelişimi açısından çevrenin elverişliliğine bağlı olarak oldukça farklı fenotiplere yol açabileceği olgusunu tartışırken tepki aralığı (RR) kavramına başvururlar. Farklı genotiplerin oldukça farklı tepki aralıklarına sahip olabilmesi de genetikçilerin ilgisini çeken bir diğer olgudur; bazı genotipler çevresel etkilere karşı diğerlerinden çok daha fazla tamponlanmış (korunmuş) olabilir. Farklı genetik soylar, aynı çevresel değişim aralığına duyarlılıkları bakımından eşit olmayabilir; böyle olduğunda soylar söz konusu özellik açısından farklı kalıtılabilirlikler gösterecek ve çevresel değişim arttıkça bu farklılık belirginleşecektir. Tepki aralığı kavramının bu iki yönü de Şekil 11’de IQ bakımından varsayımsal olarak gösterilmiştir.
Yukarıdaki tartışma, kalıtılabilirliğin nicel tahminleri hakkındaki yaygın bir yanlış anlamayı gidermeye hizmet etmelidir. Bu tür tahminlerin gerçekte örneklem alınan popülasyondaki ortalama değerleri temsil ettiği ve ne çeşitli alt popülasyonların kendi içindeki farklılıklara ne de alt popülasyonlar arasındaki farklılıklara zorunlu olarak uygulanabileceği bazen unutulmaktadır. Genel tahmininin, diyelim ki, .80 olduğu bir popülasyonda ’nin yalnızca .70 olduğu bir grup ve ’nin .90 olduğu başka bir grup bulabiliriz. Literatürde bildirilen başlıca kalıtılabilirlik çalışmalarının tümü beyaz Avrupa ve Kuzey Amerika popülasyonlarından alınmış örneklemlere dayanır ve bu popülasyonların içindeki farklı ırksal ve kültürel gruplarda zekânın kalıtılabilirliği hakkında hiçbir bilgimiz yoktur. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri’nin Zenci nüfusundan alınmış örneklemlere dayanan yeterli bir kalıtılabilirlik çalışması yoktur. Bazı genetik soylar çevresel etkilerden diğerlerine göre daha fazla tamponlanmış olabileceği için, popülasyondaki çeşitli alt grupların çevrelerini yalnızca eşitlemek, bir özelliğin hepsinde eşit kalıtılabilirliğe sahip olduğunu çıkarsamaya yetmez. Kalıtılabilirlik tahminlerinin, ırksal gruplar (veya toplumsal olarak tanımlanabilen başka herhangi bir grup) arasındaki ortalama fenotipik farklılıkları açıklamada genetik ve çevresel faktörlerin göreli önemini anlamamıza herhangi bir katkı sağlayıp sağlayamayacağı sorusu burada ele alınamayacak kadar karmaşıktır. Bu sorunu başka bir yerde ayrıntılı olarak tartıştım ve belirli koşulların karşılanması ve başka bazı kritik bilgilerin de bulunması kaydıyla, kalıtılabilirlik tahminlerinin bu araştırma alanındaki belirli özgül hipotezleri sınamada değer taşıyabileceği sonucuna vardım (Jensen, 1968c).
Çevresel faktörleri tartışmaya devam etmeden önce, kalıtılabilirlik hakkında bazen bu noktada ortaya çıkan başka bir yanlış anlamaya karşı da dikkatli olmalıyız. Bu, pek çok farklı çevresel faktör ve bunların bütün etkileşimleri zekânın gelişimini etkilediğinden, çocuk teste tabi tutulabilecek yaşa geldiğinde bu etkilerin genetik faktörlerin bütün izlerini tamamen örtmüş ya da belirsizleştirmiş olması gerektiği —genotipin, çevresel etkilerin kalın örtüsü altında gizli ve erişilemez kalması gerektiği— düşüncesidir. Böyle olsaydı, elbette, elde edilen değerleri sıfıra çok yakın olurdu. Oysa zekâ için değerlerinin genellikle oldukça yüksek olması (.70 ile .90 dolaylarında), mevcut zekâ testlerinin, deyim yerindeyse, çevresel “örtünün” “içinden okuyabildiği” anlamına gelir.
Jensen, A. R. (1969). Harvard Educational Review, 39(1), 1–123. Türkçe çeviri, Jensen Vakfı’nın izniyle yayımlanmaktadır. Türkçe PDF’i indir.